Artık Kendimizi Bulma Zamanıdır

  Artık Kendimizi Bulma Zamanıdır Elif Sönmezışık (Sanatalemi.net)   ESKADER’in düzenlediği Bâbıâli... 

Fuat Başar ile Mülakat

  Nesiller arasında köprü: Fuat Başar Mehmet Nuri Yardım   Hattat, şair, ama önce ve en çok ebru üstadı... 

Fuat Başar “Bâbıâli Sohbetleri”nde

  Fuat Başar Sanat macerasını anlatacak Ebru sanatkârı ve hattat Fuat Başar, ESKADER’in düzenlediği “Bâbıâli... 

Barışarak Yaşamak!…

Barışarak Yaşamak!… Faruk Gökbulut(Eskader.Net)   Barışarak yaşamak ya da yarışarak barışmak… 2013 yılının... 

ESKADER “Aramızda Selamı Yayalım” Diye Kuruldu

Aylık edebiyat sanat dergisi Dergâh, Ocak 2013 sayısının orta sayfa sohbetini ESKADER’in faaliyetlerine ayırdı.... 

Barışarak Yaşamak!…

Kategori : Gündem - Etiketler : - Tarih : 14 Ocak 2013

Barışarak Yaşamak!…

Faruk Gökbulut(Eskader.Net)

 

Barışarak yaşamak ya da yarışarak barışmak… 2013 yılının ikinci gününü yaşarken bu iki kavrama ne kadar da çok ihtiyâcımız olduğunu, dünyâ üzerinde yaşanan son olaylara bakınca insan daha da iyi anlıyor.

02 Ocak… Yâni “Barış” ın doğum günü. O, 1943 yılının 02 Ocak’ında dünyâya geldiğinde, savaşlardan yorulmuş, kâinatın bu ihtiyar gezegeninde barışa duyulan bir özlem vardı. Hem de târifi mümkün olmayan bir derecede. Konya’nın Karamanço Aşîreti’ne mensup olan Manço Ailesi de, benim kanaatimce, bu özlemden yola çıkarak gezegenin yeni gezginine, tâbir-i diğerle asfalt ozanına, Barış ismini vermişlerdi; bütün bir dünyâyı seyrân eylesin ve her gittiği diyârda barışı seslendirsin diye. Ve nitekim Barış Ağabey’in hayat serüvenine baktığımızda bu dilek ve temennîlerin ne kadar yerinde olduğunu görüyoruz.

1977 yılının Haziran ayında Nevşehir’in Kozaklı İlçesi’nde dünyâya gelen ben; toprak damlı, kerpiçten evimizde en yakın arkadaş olarak Barış Ağabey’i seçmiştim kendime. Hayâtımda hiç ayı görmemiştim ama; onun “AYI” şarkısı ile bir ayının ne kadar sevimli olabileceğini hayâl etmiştim hep… “A” de bakiiim… “Aaaa”. Bir de “Y” de… “Yeee”. Şimdi bir de “I”… “Iııı”. Oku bakiiim “Ayııı”. Oku bakiiim “Ayııı”. Çocukluğumun şarkısıydı bu. Dedemin bir katırı vardı bir de eşeği. Ben Barış Ağabey’den öğrendim eşekle arkadaşlık yapılabileceğini. Onun “Arkadaşım Eşek” şarkısından sonra daha bir sevgi ile bağlandım dedemin karakaçanına ve onu herkesten ve her şeyden kıskandım.

Ben ve benim akrânım olan bütün çocuklar, 1988 yılında hayâtımıza giren “Barış Manço İle 7′den 77′ye”yi seyrederken bütün çocuksu duygularla seyre dalmışız Barış Ağabey’i adam olmak bahâsına. Galatasaray Lisesi (Mekteb-i Sultâniye)’nin Tevfik Fikret Salonu’nda çekilen o şirin programı seyrederken, hep orada hayâl etmiştim kendimi. Barış Ağabey’in o enerji dolu vücut dilini kullanarak, kıpır kıpır el ve parmak hareketleri ile sorduğu soruları, programdaki çocuklardan önce cevaplandırmak ne de çok hoşuma giderdi. Şimdi daha da iyi anlıyorum. Onun, sebze yemenin ne kadar keyifli olduğunu; sütü, peyniri ve yumurtayı mutlaka yememiz gerektiğini; sofraya oturmadan ellerimizi yıkamamız ve hele ki, yatmadan önce dişlerimizi fırçalamamız ve hattâ diş fırçasını aşağı-yukarı mı yoksa sağa-sola doğru mu fırçalamamız konusundaki öğretici sohbeti, beynimin en ücrâ köşesinde hep kullanılmayı bekleyen bir hazîne olarak saklı kalmıştı.

Tabiî bir de işin şampiyonluk tarafı vardı. Sahnedeki minik kürsünün üzerinde sorulan bu sorulara doğru cevapları veren “Adam Olacak Çocuklar” ın 10 puan, 10 puan, 10 puan, 10 puan 40 puanla şampiyon oluşları… Bu bilgilerin ne kadar faydalı olduklarını sekiz yıllık yatılı öğrencilik hayâtımda daha da iyi anladım ve bugün de o bilgiler artık bende birer meleke hâline geldi. Belki o zaman tek kanallı idi televizyonlarımız ama; Barış Ağabey gibi bilginin en temiz, en duru, en berrak olanını sunan çok kanallı bir kişilik vardı gözlerimizin önünde ve yüreklerimizin en derininde. Bugün doğumunun 70′inci yılında daha iyi anlıyoruz ki, o sâdece bir sanatçı, televizyon programcısı, gezgin, ozan, örnek bir aile reisi olmanın çok ama çok ötesinde kanalların en etkili olanını son derece verimli kullanan bir “İletişim Uzmanı” idi. O, çocukla çocuk, yaşlı ile yaşlı, köylü ile köylü, şehirli ile şehirli hattâ Japonya’da olduğu gibi bir devlet reisi ile Ping Pong oynayabilecek derecede üst düzey iletişim kurabilen bir insandı. Ondaki iletişimin en iyi örneğini sanırım yine Japonya’da verdiği bir konserde görmüştük. Bütün bir salon ellerinde Türk ve Japon bayrakları ile “Baaris, Baaris” diye bağırırken, o bir anda seyircilerin arasına dalıp koşar adımlarla ilerlerken yanlarından geçtiği hemen herkesin eline dokunarak bütün bir dünyâya iletişimin en güzel örneğini göstermiş oluyordu.

Barış Ağabey’in iletişim uzmanlığına dâir zihnimde kalan bir başka misâl şu ki: Hâfızam beni yanıltmıyorsa bir Afrika gezisinde televizyondaki bir programında kendisinden dinlemiştim. Barış Ağabey, Afrika’da çekim yaptığı bir gün bir kabilenin bulunduğu yerleşkeye gider. Bakar ki, siyah tenli çikolata tadında insanlar şarkı söyleyerek ellerindeki çapalarla bahçelerini çapalamaktadırlar. Barış Ağabey, her zamanki doğallığı ve sıcaklığı ile onlara yanaşır ve siyah tenli güzel bir insanın elinden çapayı alır ve onların söylediği şarkıya eşlik ederek çapa yapmaya başlar. Aradan çok kısa bir zaman geçer ki, başta elinden çapasını aldığı çikolata tenli insan ve diğerleri büyük bir şaşkınlıkla bu beyaz tenli, uzun saçlı güzel insana dönüverirler. İçlerinden yaşlıca birisi, kim bilir belki de gelenekleri gereği kabile sözcüsü, derhâl Barış Ağabey’e: “Bize âit bu şarkıyı nereden biliyorsun?” diye sorar. Barış Ağabey de kendisinin de bir müzisyen olduğunu ve söyledikleri şarkının Türk Müziği’ndeki “Nihâvent” makâmına çok benzediğini, bu sebeple onlara eşlik etmekte pek zorlanmadığını söyler. Afrika’nın ücrâ bir köşesindeki bu insanlar, bir gezi programı çekmek için gelen bu barış yüklü insanın ağzından Türk kelimesini duyunca heyecanlanırlar ve içlerindeki yaşlı adam sanki teyit ister gibi “Türk müsün?” diye sorar. Evet, cevâbını alınca, büyük bir sevinçle bizim atalarımızda Türklermiş deyiverir. Bu sefer şaşırma sırası Barış Ağabey’dedir. Hemen karşılıklı sualler başlar ve yaşlı adam anlatmaya koyulur: “Bundan çok ama çok seneler önce buraya bize yardım amacı ile Türkler gelmiş ve bunların çoğunluğu geriye dönmemiş ve burada bizden yerlilerle evlenip aileler kurmuşlar. Kabilemizin adı “Kulu Kabilesi” der. Barış Ağabey, Kulu ismini duyunca, gelen Türkler ’in Konya’dan gelmiş olabileceğini tahmin ederek, Konya kelimesini telâffuz eder etmez yaşlı adam:”Koniaa, Koniaa”diye çığlık atar. Çünkü bu kelime onlara atalarından yâdiğâr kalan nâdir Türkçe kelimelerdendir. Merhaba gibi… Evet, küçük sır çözülmüştür.

Konuşmalar sonucunda anlaşılmıştır ki, Afrika’nın bu ücrâ köşesindeki “Kulu Kabilesi” ne mensup o yerliler, bir zamanlar Konya’nın Kulu kasabasından giden denizci ecdâdın ismi ile müsemmâ kimselerdi. İşte bu ve buna benzer yaşanmışlıklar sebebiyle öğrencilik hayâtım boyunca coğrafya derslerine hep ilgi duymuşumdur. Keşke ömrün daha uzun olsa idi çağımızın Evliya Çelebisi… Lâkin emir Hakk’tan gelince ne çâre…

Her Anadolu evinin müstakil bir bahçesi vardır. Bizim evimiz de öyle idi. Daha önce de dediğim gibi, bizim neslimiz her şeyi ondan öğrendik. Sebze yemenin faydalarını, meyvelerin ne renk olduğu gibi… Bizim evimizin de müstakil bir bahçesi vardı ve orada sırık fasulyeleri, kabaklar ki güneş rengi çiçeğini çok severdim ve yazın o çiçeklerin polenlerini toplamaya gelen arıları çiçeklerin uçlarını büzerek oraya hapsetmek ve onların vızıltılarını dinlemek çok hoşuma giderdi. Sonra karpuz ve kavunlarımız vardı. Kavunların olgunlaşmadan önceki kelek hâli her zaman hoşuma gitmiştir. Gelelim Barış Ağabey’in o muhteşem şarkısına: “Domattes, Biiber, Patlıcaan…” Bu şarkı da diğerleri gibi artık genetik kodlarıma işlemişti. Yıllar sonra bir gün İstanbul’da bir zerzevatçının zekice bir uygulamasına şâhit olmuştum. Kasası tenteli bir pikapla satış yaparken yandaki hoparlörlerden Barış Ağabey’in bu şarkısı çalınıyordu. Gayet akıllıca ve sempatik bulmuştum bu uygulamayı.

Benim gerçekleşmesini istediğim iki duâm vardı. Bunlardan birincisi çok seneler önce gerçekleşti çok şükür. İkincisi ve Barış Ağabey’i ilgilendireni de şu idi: “Allah’ım, ne olur hayatta iken, dünyâ gözü ile Barış Manço’yu görmeyi bana nasip et!” Bu duâm, 1996 yılı idi yanılmıyorsam, ben Harp Okulu ikinci sınıfında gerçekleşti. Atatürk Kültür Merkezi’nde Barış Manço Konseri vardı. Kara Harp Okulu’ndan da her taburdan başarılı birkaç öğrenci seçilerek, ödül olarak Barış Manço Konserine gönderilecekti. Bu Harbiyeliler arasında ben de vardım. Ama bu kadar değil tabiî ki. Ben o dönem, okulumuzun Basın-Yayın Kolu’nda idim ve yayında olan Çizgi Ötesi ve Harp Okulu Televizyonu vardı. Ben de bu eğitsel kolda idim ve konser öncesi Barış Ağabey’e çiçek takdim edip, bir de dergimiz ve televizyonumuz için mini bir söyleşi yapacaktık. Evet, işte o gün ikinci duâm da gerçekleşmişti ve ben Barış Ağabey’le rûberû (yüz yüze) görüşebilmiş ve konuşabilmiştim. Aklımdan silinmeyen küçük bir not: Uzun saçlı o dev adamın saçları, ömrünün o son demlerinde televizyonda görüldüğünden daha da seyrek olduğuna o gün canlı olarak şâhit olmuş ve biraz üzülmüştüm. Ne de olsa o bizim Barış Ağabey’imizdi.

İnsan sevdiğini çabuk özlermiş. O, 01 Şubat 1999 gecesi saat 01.30’da aramızdan ayrılmıştı belki ama çok geçmeden 2000 yılında, can dostum Celil Erdoğan bir gün bana: “Ağabey seninle Kanlıca’ya Barış Manço’nun kabrini ziyârete gidelim mi?” dedi. Hiç tereddütsüz evet cevâbını verdim telefonda. Kabristana girdiğimizde –bilmiyorum birkaç kapısı var mıydı ama- girdiğimiz kapıdan sürekli Boğaz’a doğru yürüyorduk. Neredeyse uçurum denecek diklikte bir yere gelmiştik ki, solumuzda Barış Manço’nun kabrini gösterdi Celil bana. Mezar taşının sağında-solunda pek çok yerinde, üzerinde çeşitli sevgi mesajları, şiirler, samîmî ve candan duyulan özlem ifâdeleri olan kâğıtlar vardı. Tabiî ki kabrin üzerine de çokça canlı çiçek bırakılmıştı. Öylesine güzel bir mekândaki kabri görünce hemen şu geldi aklıma: “Allah, yeryüzünde güzel yaşayan insanı, dünyâda iken bile böylesi güzel bir yerde misâfir ediyorsa, ben kendimce emindim, cennetinde de en güzel mekânda misâfir edecektir.” Bu benim yirmili genç bir yaşımda minik bir duâmdı belki de.

Bu yazımı 02 Ocak 2013 günü, yâni Barış Ağabey’in doğumunun 70’inci yılı dolayısıyla kaleme almaya başlamıştım. Çünkü bir seveninden duyduğum kadarı ile: “Beni ölüm yıldönümlerimde yâd etmeyin, doğum günlerimde anın” demiş Barış Manço. Vakit öğleden önce idi. Yazımın ilk bölümlerini beni ziyârete gelen ve kendisi de Moda’lı olan müteahhit Orhan Aydın Ağabey’ime okuduğumda bana: “Farukcuğum, sen Moda’daki Barış Manço Evi 81300’ü hiç gezdin mi?” diye sorduğunda en büyük ayıbım ortaya çıkmıştı. Barış Ağabey “Bir Gün Göçüp Gideli” , yâni bu dünyadan terk-i diyâr edeli tam on dört sene olmuştu ve onu yürekten seven ben, bir gün olsun vakit ayırıp o evi, o nefes alıp verdiği, çiçekleri böcekleri ile konuşup kedilerini sevdiği, belki de kaldırım taşlarına şarkılar söylediği sokağından hiç geçmemiştim. Orhan Ağabey, yazını kaldığı yerde bırak, hemen seninle Barış Manço Evi 81300’e gidiyoruz der demez yerimden ok gibi fırladım. Kadıköy-Bahâriye’den nostalji tramvayının yolunu izleyerek ve tabiî her zaman olduğu gibi ilk defâ geldiğim bu yerleri bütün alıcılarımı açmış bir şekilde gözlemleyerek, Yusuf Kâmil Paşa Sokağına girdik. Hemen sağımızdaki kilisenin bir Anglikan Kilisesi olduğu bilgisini alıyorum Orhan Ağabey’den. Kilisenin tam karşısında ise beklenen rüyanın görünen yüzü o muhteşem ev duruyordu. Orhan Ağabey, biz eve sâkin adımlarla yaklaşırken ev hakkında bana bilgi vermeye başladı ve ekledi. Kadıköy Belediyesi tarafından müze hâline getirilen bu üç katlı evi Barış Manço, Anglikan Kilisesi mensubu olan İngiliz Asilzâdelerinden Vitol Ailesi’nden satın almıştı. Evin girişinde sağ tarafta Barış Manço’nun son kullandığı 34 BM 777 plakalı otomobili bir camekân içerisinde sergileniyordu. Kendimi bildim bile fotoğraf çekmeye büyük bir merâkım vardı. Belki o gün fotoğraf makinam yanımda değildi ama neyse ki, cep telefonumun kamerası yüksek çözünürlükte gayet net çekimler yapıyordu. Otomobilinden başlayarak, hemen girişteki o güzel Barış Manço temsilinden îtibâren her kareyi fotoğraflamak istiyordum. Bahçe kapısından girince sağda domates, biber patlıcanlar; solda ise elinde “7’den 77’ye Seni Seviyoruz” pankartlı çocuk heykelleri ve tabiî ki en sonda ise yere oturmuş vaziyette gülümseyen sevimli bir eşek heykeli…

Birkaç basamaklı merdiveni çıkıp kapıdan içeri girince kalbimi büyük bir heyecan fırtınası sardı. Kapıdan ilk adımımı attığımda Taptuk Emre’nin Dergâhı’na adım atan Yûnus edebiyle girmiştim içeri ve sanki Barış Ağabey hayatta ve şimdi bizi buyur edecek hissine kapılmıştım. Lâkin bu bir hayâldi tabiî ki; girişteki masa arkasında bulunan hanımefendinin lütfen ayaklarınıza temiz galoşlar giyer misiniz? ikâzı ile uyandım o anlık hayâlimden. Galoşlarımızı ayaklarımıza geçirdikten sonra Orhan Ağabey’in refâkatinde sağdaki odadan başladık gezmeye. İlk göze çarpan şey, başında Barış Manço heykelinin bulunduğu ve bestelerini yaparken kullandığı piyanosu idi. Tek tek evin her hücresini, en ince ayrıntısına kadar gezdik o gün ve bol miktarda fotoğraf çektim. Bestelerini yaptığı piyanodan, kayıtlarını aldığı cihaza, kullandığı Netaş marka ev telefonundan, otomobilinin anahtarına, vefatından önce son notunu aldığı ajandasından, konserlerinde giydiği muhtelif kostümlerine, yedek subayken kullandığı üniformasına kadar pek çok şeyin ki, üniformanın sergilendiği camekânın içinde askere giderken kesmiş olduğu uzun saçları da sergileniyordu. Bu arada Barış Manço, askerlik hizmetini havalimanında jandarma inzibatlar tarafından yakalandığında Belçika Kraliyet Akademisi mezunu olması sebebiyle yedek subay olarak yapmıştır. Daha sonrasında almış olduğu pek çok ödül ve plaketten, misâfir yatak odasına, Doğukan Hazar Manço ve Batıkan Zorbey Manço’nun odalarından ara koridorda bulunan çeşitli enstrüman şekillerinde dizayn edilmiş vitrinler içerisinde günlük eşyaları ve tabiî ki, yine kendisi ile sembolleşmiş o harikulâde yüzükleri büyük bir yüzük şeklindeki camekânda sergileniyordu.

Bugün, 02 Ocak 2013, tam mânâsıyla benim için “Barış” günü olmuştu. Yazımı doğru bilgiler ışığında yazabilmek için internetten de Barış Manço ile ilgili pek çok şey okumuştum. Ve arkasından Orhan Ağabeyimle evini gezmemiz yazıya iyice keyif katmıştı. Gezimizi tamamlayıp işyerime dönünce bir başka sürprizle karşılaştım. Değerli kardeşim Semih Çelik beni aramıştı ve bir dâvette bulunmuştu. 04 Ocak 2013 Cuma günü Sefaköy Kültür Merkezi’nde Başkan Aziz Yeniay Beyefendi’nin himâyesinde “Bu Dünyâ Bizim Memleket, Barış Manço’nun 70.Yaşı Anısına 70 Fotoğraf” sergisinin de bulunduğu bir doğum günü kutlamasının yapılacağını ve beni de aralarında görmek istediklerini bildirerek dâvette bulundu.

Bu dâvete icâbette tereddüt bile edemezdim ve orada olacağımı kendisine bildirdim. O gün geldiğinde sevgili arkadaşım Sosyolog Hülya Saygı Hanımefendi ile birlikte oradaydım. Girişteki gişeden Semih Bey’in misâfirleri olduğumuzu bildirerek biletlerimizi aldık. Koltuk numaralarımız D sırasında 17 ve 18 numaralı koltuklar idi. Sergi Salonuna çıktığımızda Hülya Hanım da ben de çok şaşırmıştık. Müthiş bir kalabalık vardı ve büyük bir çoğunluğu 20’li yaşlardaki gençler idi. Belki de bunlardan bazıları, 15-16 yaşlarında olanlar, hayatlarında hiç Barış Manço’yu görmemişlerdi. O muhteşem kalabalığın bulunduğu Sergi Salonu’nu gezerken âşina birkaç sîmaya da rastlamıştık. Bunlardan birisi de İLESAM İstanbul İl Başkanı Cafer Vayni idi. Kendisinin yanında Ankara’dan bâzı bürokratlarda vardı. Sergi Salonu’nda Barış Ağabey’in 41 yıllık sanat hayâtı anısına 41 ayrı ülkeden seçilen 70 fotoğraf bulunduğunu öğrendik Semih kardeşimin o yoğunluk içinde kısa bir merhaba için yanımıza gelişinde. Her biri ayrı tat, her biri ayrı lezzet veren ve gönüllü barış elçisinin Grönland ’tan bugün adı hüzün ve gözyaşı ile kulaklarımıza çalınan Myanmar’a kadar uzanan dünyâ turunu yaptığı yolcuğunu anlatan eşsiz fotoğraflar…

Sonunda konser saati geldi ve o muhteşem kalabalık mecrâsını bulan coşkun ırmak misâli bir anda Sergi Salonu’na akıverdi. Yerlerimizi aldığımızda sahnenin perdesine söyle bir göz attım. Perdenin tam ortasında dev ekran vardı. Ekranda Barış Ağabey’in “Dağlar Dağlar” şarkısının klibinde kullandığı bir nehir üzerinde kurulu asma köprüden geçerken ki fotoğrafı bulunuyordu. Perdenin kalan kısımları ise yıldız süsü veren ışıklarla kaplı idi. Sahnenin ortasında, Doğukan Hazar Manço’nun performans gösterisi sunacağı ve DJ’lerin kullandığı mikser cihazı vardı. Cihazın gerisinde küçük bir platform üzerinde batari takımı ve diğer sanatçıların kullanacağı müzik aletleri için ayaklıklar ve çeşitli enstrümanlar mevcuttu. O gece ayrıca, Manço felsefesini kendilerine ilke edinmiş “Gece Yolcuları” grubu ve de onlara eşlik edecek olan “Moğollar” grubunun dev ismi Cahit Berkay da vardı. En öndeki protokol koltuklarının bulunduğu yerde televizyondaki bir programdan sîmasına âşina olduğum Doğukan ve konukları ile sahnenin önünde de Semih bulunuyordu. Yerimden kalkarak Semih’in yanına geçtim ve beni Doğukan’la tanıştırmasını rica ettim. Sağ olsun Semih haddimden fazla bana teveccüh ederek benim de müzikle uğraştığımı ve şâir olduğumu ifâde etti. Doğukan’la ayaküstü kısa bir tanışma ve sohbetten sonra salondakilerin yerlerini almasıyla programı sunmak üzere zarif bir hanımefendi sahne aldı. Elindeki bilgi notlarından Barış Ağabey’in hayâtından kısa notlar ve çocukluğundaki Barış Manço’yu anlattı bizlere. Daha sonra çocuk gözüyle babasını anlatmak üzere Batıkan Zorbey sahneye geldi. Heyecanı her hâlinden belli olan Batıkan sahnede bir ara, kendi tâbiriyle, kilitlendi. İşte o esnâda imdadına salondaki gençler yetişti. Söylediği her cümleye, her kelimeye hattâ son olarak “hıkkk” demesine bile gülen gençler Batıkan’ın rahatlayıp sahneye hâkim olmasını sağladılar. Batıkan’dan sonra sahneye Başkan Aziz Yeniay Beyefendi dâvet edildi. İsminin anons edilmesi ile çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu salonda “Aziz, Aziz” tezâhüratları başladı. Konuşması, gençlerin bu heyecan dolu tezâhüratları ile kesilen Aziz Bey, kendine Başkan denilmesinden daha çok, bu şekilde Aziz denmesinin daha da mutluluk verici olduğunu belirterek şu meyanda bir konuşma yaptı: “Sanatçının üretiyor olması ve çağının beğenilerini evrensel ile yerel arasında dokuyabiliyor olması gönüllerde bir yer edinebileceğinin en bâriz göstergesidir. Ayrıca sanatın hangi dalında olursa olsun ölümsüzlüğe ulaşabilmiş eserlerin ancak ‘Bâkî kalan, kubbede hoş bir sadâ imiş’ düstûruyla ortaya konulmuş eserler olduğunu” belirttikten sonra üç nesli tesiri altına almış olan “Barış Manço İle 7′den 77′ye” nin de böyle bir eser olduğunu ifâde etti. Sonrasında sahne alan Barış Ağabey’in değerli eşi Lale Manço Hanımefendi ise Barış Manço’daki bitmeyen gözlem ve merak duygusundan ve canlı cansız bütün varlıklarla kurduğu iletişimden bahsederek bu programın organize edilmesinde büyük emeği olan Semih Çelik’i sahneye dâvet etti. Lale Hanım’ın sevgi kanatları altına giren Semih kardeşim, o tertemiz Türkçe ’si ve akıcı üslûbu ile Barış Manço’nun Mısır gezisi sırasında yaşadığı bir hâtırayı naklederek programı renklendirdi. İsmini ilk olarak orada duyduğum ve Nobel Ödülü almış olan ilk ve tek Müslüman bir âlimin ki, sağlık sebebiyle ülke dışına çıkamayarak ödül almaya dahi gidememiş, Barış Manço tarafından ziyâret edilmesi ve küçük bir mülâkat yapılmasının ne kadar mânidar oluşu. Daha sonra yapılan bu mülâkat Mısır’da El Ahram Gazetesi’nde yayınlanmış. Semih konuşmasının devâmında bu gazeteyi ziyaret ettiğini ve orada bir gazeteci ile tanıştığını ve o kişinin Barış Manço ismini duyunca masasının çekmecesinden Barış Ağabey’in “Dağlar Dağlar” şarkısının olduğu albümü çıkararak berâberce o şarkıyı dinlediklerini ve Mısırlı gazetecinin ağlayarak o şarkıya eşlik ettiğini konser salonundaki herkes Semih kardeşimden dinlemiş oldu. Semih konuşmasına son olarak şunu da ekledi: “Nisan ayında yayımlanacak olan Barış Manço kitabına burada geçenleri eklemek istiyorum.” diyerek Mısırlı gazeteciden müsaade istediğini ancak o kişinin: “Bunlar benim mahremim siz isterseniz toplantılarınızda anlatın ancak lütfen kitabınıza koymayın.”

Sıra heyecan fırtınasının kopma zamanına gelmişti. Çünkü sahne sırası Doğukan Hazar Manço’nun DJ’lik performansını sergilemesinde idi. Sahneye çıkışı, giyimi, imajı, saç sitili, sahneye hâkimiyeti ve babasından genetik miras olarak kaldığına inandığım vücut dilini yâni el ve kollarını ustaca kullanışı bir anda salona muhteşem bir hava katmıştı. Mikserin başına geçtiğinde hiç heyecan duymadan babasının şarkılarına yapmış olduğu yeni düzenlemeleri sunmaya başlaması ve yaşlısı, genci, çocuğu neredeyse salonun tamamının eşlik ediyor olması târihler 2013 yılını gösterirken Barış Manço’nun hâlâ yaşıyor olduğunu herkese gösterecek nitelikte idi. Doğukan’ın performans gösterisi yaklaşık bir saat sürdü ancak; neredeyse her şarkıdan sonra gençlerin “bir daha, bir daha” diye salonu inletiyor olması sanki bu işin hiç bitmeyeceğini gösteriyordu. Yanılmıyorsam son olarak “Dağlar, Dağlar” şarkısının hep bir ağızdan ve yüksek valumda seslendirilmesi ile bu bölümde son buldu.

Şimdi de sahne sırası “Gece Yolcuları” grubunundu. Mançolojiyi kendilerine yaşam ve müzik felsefesi olarak belirlemiş olan bu gençlerin gösterisi de tam mânâsıyla alkışa değerdi. Kulaklara tatların en güzelinin sunulduğu bu gecenin kaymağı ise, sahneye “Moğollar” grubunun efsane ismi Cahit Berkay’ın gelişi oldu. Güzel bir selâmlamadan sonra yaylı tamburu ile yaptığı taksim kelimenin tam mânâsıyla nefis ötesi nefisti. Daha sonra programın ilerleyen dakikalarında genç gitarcılarla yapmış olduğu “gitar şov” ise bir başka güzellik ve bence o gençlerin hayatları boyunca unutamayacakları bir hâtıra olarak ömür sayfalarına yazıldı. Bu arada Efsun isimli genç bir solistin iki şarkı ile programa eşlik etmesi de onun adına bir başkalık oldu.

Benim adıma bu kadar “Barış Dolu Bir Gün” hiç olmamıştı. Birkaç gündür bu yazımı yazacak olmam dolayısı ile Barış Manço’nun hayâtını araştırıyor olmak, arkasından Moda’daki Barış Manço Evi 81300’ü gezmem ve nihâyetinde bu programa katılmam… Öyle inanıyorum ve daha da ötesi öyle olmasını yüce Yaradan’dan diliyorum ki, 2013 yılı bütün bir dünyâ için “Barış Yılı” olsun. Program sonunda, Semih Çelik’in yayına hazırlayıp Küçükçekmece Belediyesi tarafından basılan “bu dünyâ bizim memleket, Barış Manço’nun 70.yaşı anısına 70 fotoğraf” sergisi isimli eser bana da hediye edildi. Gece 23.30’da son bulan bu programdan Küçükyalı’daki evime dönerken bu eserin tamamını metrobüste inceleme fırsatı buldum. Bu eserle ilgili daha ayrıntılı bir yazı yazacağımı beyân ederek yazıma son verirken emeği geçen başta sevgili kardeşim, genç araştırmacı-yazar Semih Çelik’e, bütün Manço Ailesi fertlerine, bu programa öncülük eden aziz Başkan Aziz Yeniay Beyefendi’ye ve onun nezdinde bütün Küçükçekmeceliler’e, şarkılarıyla bizlere şenlik veren “Gece Yolcuları” na ve Efsun Hanım’a ve de son olarak ruhlarımıza inşirah veren o muhteşem tanburu ile eşlik eden Cahit Berkay’a sonsuz şükranları sunuyorum. Selâm ve duâlarımla…

Yorum Yaz

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız lazım.

Site İçi Arama

Anket

Sizce Eski Sultanahmet Adliyesi Kültür Sarayı Olmalı mı?

Sonuçlar

 Yükleniyor ...

Karikatür

[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız173.png" alt=""]Adsız
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız150.png" alt=""]Adsız
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız133.png" alt=""]Adsız
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız131.png" alt=""]Adsız
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız113.png" alt=""]Adsız
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız77.png" alt=""]Adsız
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/2012-11-16-22.21.35.jpg" alt=""]2021-11-16 22.21.35
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız97.png" alt=""]Adsız
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız72.png" alt=""]Adsız
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız70.png" alt=""]Adsız
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız64.png" alt=""]Adsız
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız52.png" alt=""]Adsız
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/59601_305399486235572_865784944_n1.jpg" alt=""]59601_305399486235572_865784944_n
[img src="http://www.eskader.net/wp-content/uploads/2012/11/Adsız1.png" alt=""]Adsız
<
>