Mehmed Kırkıncı Hocaefendi Bâbıâli’de

  Mehmed Kırkıncı Hocaefendi Bâbıâli’de Ahmet Öztürk (Sanatalemi.net) Türkiye’nin değerli ilim, fikir... 

Ergiydiren, Bursa’da Ayverdi’yi anlattı

  Ergiydiren, Bursa’da Ayverdi’yi anlattı Şenol Tombaş (Sanatalemi.net) İstanbul’da, edebiyat ve sanat sohbetleriyle... 

Eskader 5. Bâbıâli Günleri’ndeydi

  Eskader 5. Bâbıâli Günleri’ndeydi Ahmet Öztürk (Sanatalemi.net) Her yıl büyük bir heyecanla beklenen ve... 

Safiye Erol Mezarı Başında Anıldı

  Safiye Erol Mezarı Başında Anıldı Ahmet Öztürk (Sanatalemi.net) Türk edebiyatının son on yılda keşfedilen... 

Basit biri değilim

Basit biri değilim Basit biri değilim..! Gözlerimi kanatırcasına ağladığım gecelerim var.! Ve kahkahalara sarılmış... 

‘RİSALE-İ NUR YAZMA İSTİDADIMA KIVILCIM OLDU’

Kategori : Genel, Röportaj - Etiketler :, , , , - Tarih : 09 Ağustos 2012

‘Risale-i Nur yazma istidadıma kıvılcım oldu’

Hüseyin Saka’nın röportajı

‘Risale-i Nur ile tanışmadan önce benim kafamdaki fikirler, bana ait cümleler havada asılı duran lego parçaları gibiydi.’ ifadesini kullananan Ahmet Ay, yazarlık serüvenini anlattı.

Ahmet Ay: ‘Yerli romancılık yeni bir rüzgâr bekliyor’

Bugün farklı bir yolculuğa çıkıp, genç bir yazarın dünyasını paylaşmak istiyorum sizlerle. İsmi; Ahmet Ay. 1983, Sivas doğumlu… Ancak hayatının liseden sonraki kısmı İstanbul’da geçmiş. Çeşitli sektörlerde çalıştıktan sonra, hayat onu Nesil Yayınları’nın sevkıyat bölümüne sürüklemiş. Orada çalışırken kitaplara artan merakı, ilgisi; onu daha sıkı bir okur olmaya itmiş. Daha sonra ise aynı yayınevinin editöryal bölümünde görev alarak yazarlığın mutfak kısmını da tanımaya başlamış. Bu noktadan sonra çeşitli dergilerde yazıları yayınlanan, internet haber sitelerinde köşeyazarlığı yapan Ahmet Ay, bugün yine Nesil Yayınları’nda görev yapan bir editör. Ahmet Ay’la, yeni çıkan romanı Gariplikler Pusulası’nı, Türkiye’deki romancılığı konuştuk.

-Öncelikle şunu sormak istiyorum Ahmet Bey, sizce yazmak nedir, nasıl olmalıdır? Siz yazarken neyi hedefliyor ve neye ulaşmak istiyorsunuz? Kafanızdaki idealleri bize anlatır mısınız?

Elbette… Ben yazmayı ideallerden büsbütün ayrı tutmamakla birlikte, biraz da fıtratın çağrısı olarak görüyorum. Yani bazı insanların içinde, ruhunda veya fıtratında bir yerlerde Allah tarafından, Alim isminin bir tecellisi olarak “yazmak istidadı” nakşedilmiştir. Böyle insanlar daha ilkokuldan, ortaokuldan itibaren yazmaya başlarlar. Evet, belki yazdıkları çok çocukçadır, kalitesizdir. Fakat duramazlar. Yanılmıyorsam Sait Faik’e ait olan “Yazmazsam deli olacaktım” sözü bu yönüyle anlamlıdır. İçimizde yazmak istidadı yaratılmış olmasıyla biz ona âşık olarak dünyaya geliriz. Kuş için uçmak, geyik için kırlarda koşmak ne ise; bir yazar için de yazmak öyledir, fıtrîdir; öncesiyle idealden yoksundur.

Fakat bu yazmak istidadının yahut da tabiri caizse barutunun ateş alması için size bir kibrit, bir kıvılcım gerekiyor. Herkeste bunun vesilesi başka başka olabilir. Fakat bende Risale-i Nur’un işte tam da bu etkiyi yaptığını söyleyebilirim. Benim kafamda yıllardır tartıştığım meselelerin, soruların onda cevap bulması, benim onunla tanışmam, kalemim adına en büyük bahtiyarlık. Şöyle ifade edeyim; Risale-i Nur ile tanışmadan önce benim kafamdaki fikirler, bana ait cümleler havada asılı duran lego parçaları gibiydi. Onu okuduktan, yudumladıktan sonra parçalar yerçekimini tanıdılar ve birbirleriyle birleşerek kocaman bir saray meydana getirdiler. Tahmin ediyorum, her yazarın böyle fikrini ayakları yere basar hale getiren, sistemleştiren bir mürşidi olmuştur. Mesela Bediüzzaman da, bu yönüyle Abdülkadir Geylanî’den çok etkilendiğini belirtir. Özellikle Fütühu’l-Gayb isimli eserinden…
Toparlamak gerekirse, yazmanın iki ayağından birinin fıtratta bu özellikle yaratılmak olduğunu, diğerininse sizin barutunuzu ateşleyecek bir ayak izine rastlamış olmak bahtiyarlığı olduğunu düşünüyorum. En azından benim yazarlık hayatım adına durum böyledir.

-Peki, yazarlıktan bir adım ötesine gidersek, neden bir roman yazdınız? Dergilerde yayınlanmış makaleleriniz, denemeleriniz olduğunu da biliyoruz. Hatta pek çok şiiriniz de var. Neden onları kitaplaştırmak yerine böyle bir roman çalışmasına giriştiniz?

Aslında roman, iyi roman çok zahmetli bir iştir. Dışarıdan bakan insanlara “Yahu ne olacak, uydurup uydurup yazmış” gibi gelse de, o uydurduklarınızı (ben tahayyül kelimesini kullanmayı daha çok seviyorum) mantığı muhafaza ederek sürdürebilmek ve bitirebilmek büyük meseledir.

Evet, ben makale yazarlığı, kitap eleştirmenliği ve deneme yazarlığı da yaptım. Fakat bu türler adına söyleyeyim; onların parça parça anlatmak istediklerini bir romanın içinde, olayların içine yedirerek anlatmak daha başarılı bir tür anlatım metodu gibi duruyor. Ki Allah’ın (c.c.) bize, en büyük mesajlar kasidesi olarak bağışladığı hayat da böyle devam ediyor. Bizler sadece metinlerden ders alan canlılar değiliz. Hem Kur’an, hem kâinat, hem de yaşadığımız olaylar bize dersler veriyor. Roman türü de bilgi öğretimini olayların arasına yedirdiği için bence hayata daha yakın ve bu yüzden daha çok okunuyor.

-O zaman size daha zor bir soru sorayım bu aşamada. Sizin, bu romanı piyasaya çıkardığınız dönemde, kitabınızla ilgili haberlere en çok konu ettiğiniz iddia şu idi: “İslamî romancılıkta bize yeni bir soluk gerek…” Peki bu romanla iddianızı gerçekleştirdiğinizi düşünüyor musunuz?

Maalesef hayır. Üzülerek söylüyorum. Ben belki bu yolda bir küçük  adım olabildim. Ama hakikaten “kendi romancılığımız” olarak tesmiye edebileceğim romancılığı bu açıdan zaaflar içinde görüyorum. Klişe olayların, zengin kız ve fakir erkek kalıbından kurtulamadan aktarıldığı, Türk filmi tadında eserler bunlar. Evet, bir dönem büyük hizmetler ettiler. Pek çok insan onları okuyarak kendi hayatına çekidüzen verdi. Fakat bugün Türkiye’ye yoğun bir şekilde giriş yapan tercüme romanlar karşısında ayakta durabilmeleri çok güçtür… Üstelik bu tarzın, bizi aşıp dünyanın daha değişik coğrafyalarına gidebilme şansı yok. Yani anlarsa, severse; bir tek bu coğrafyanın insanları sever bu tarzı. Halbuki bugün bir Batılı romancı tüm dünyayı hedef tahtasına koyarak yazıyor ve her kitabında milyonları amaçlıyor. Bu yönüyle zaaflar içindeyiz ve sahip olduğumuz değerleri yeni bir dille anlatmak mecburiyetindeyiz. Roman da bu yolda güçlü bir silah…

-O zaman biraz daha Gariplikler Pusulası üzerine konuşalım. O roman neyi başarmak istiyor? Neyi anlatmak istiyor okurlarına?

Neticesini takdir etmek elbette okurların işi, ama en azından benim yazarken neyi hedeflediğimi anlatabilirim sizlere. Ben o kitabı yazarken istiyordum ki; insanlar, hiçbir sıradışı olay yaşanmadan da hakikatlerin bulunabileceğini görsünler. Yani dinî öykülerin şöyle bir yanı var: Mutlaka sıradışı bir şeyler yaşanmasına bağlıyoruz olayları… Mesela ya rüyasında bir şey görüyor kahraman, ya başına sırlı bir olay geliyor ve o vesileyle hakikati buluyor. Ama gerçek hayat böyle değil. Gerçek hayatta böyle olaylar yaşayanların sayısı ne kadardır ki?

Hidayeti sadece bu olaylara bağlamak insanları da bunlara konsantre olmaya itiyor. Halbuki sıradan sandığımız hayatın içinde de bile birçok sıradışı olay var. Eğer doğru bir gözle bakarsak onlar da bizi hayatın doğrularına götürebilirler. Biz önce bunu başarabilmeliyiz. Kur’an’ın da böyle bir yol takip ettiğini görürüz irşadda. Karıncadan, arıdan, taştan, örümcekten örnekler veren Allah, gözümüzdeki ülfet perdesini yırtar aslında. “Bakın, bu sıradan sandığınız şeylerin arkasında neler oluyor?” der.

-Peki, son olarak, genç yazarlara neler tavsiye ediyorsunuz bu noktada… Mesela roman yazarlarına?

Öncelikle bir yazışta romanın bittiğini kesinlikle düşünmesinler. Biz kusurlu insanlarız ve yazdıklarımızda mutlaka kusur olur. Kusur bizim imzamızdır. Kusur, insanın imzasıdır. O yüzden bir kere yazıp bitirdikleri romanı tekrar tekrar baştan alıp okumaları gerekiyor. Yazarken kaçırdıkları noktaları ince ince düzeltmeleri gerekiyor. Belki bazı bölümleri silip yeniden yazmaları gerekiyor. Sonra çevrelerindeki insanlara mutlaka okutmaları lazım. Eleştirilerini, notlarını alıp romanlarını tekrar değerlendirmeleri lazım. Ve bir de gündemden kopmamaları lazım. Okur dünyasında büyük teveccüh gören romanları okuyarak, onlarda ilgi çeken noktaları irdelemeleri ve belki taklit etmeleri lazım. Yani şu mümkün değil maalesef: İlk yazdığınız roman harika bir şey olsun… Olmuyor maalesef. Roman çok emek istiyor, eleştiriye açık olmayı gerektiyor.

-Peki, Ahmet Bey, bize ayırdığınız zaman için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim. Sağolun.

Moralhaber.Net

Yorum Yaz

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız lazım.