YİTİRİLEN DEĞERLERE BİR AGIT

Hayata atılabilmek için toprağından kopan, gurbete savrulan kişilerin çoğu yetiştiği yeri unutur; büyük şehir yaşamına tutunmak için mücadele ederken, “Orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür…” bile demez, diyemez olur. Hele bir de yeni hayatı, ardında bıraktığı hayattan daha konforlu, daha cazip bir hâl almışsa nereden geldiğini bile unutmaya çabalar, hâtıralarını geçmişin tozlu sayfalarına gömer. Ancak nâdir kişiler geçmişine, köklerine vefa gösterir, hangi mevkie gelirse gelsin nereden geldiğini unutmaz, ata ocağını, sılasını dilinden düşürmez… Yazık Olmuş Yârsız Ömrü Geçene adlı kitabını okurken anlıyoruz ki, Şerif Aydemir de o nâdir kişilerden: Biz koptuk, savrulduk ocağımızdan, gerisini geride kalanlar düşünsün demiyor; yazılarında eski günleri ve güzel atlara binip gidenleri yâd ederken, yitip unutulan değerleri canlandırmanın çarelerini arıyor…

Yitirilen Değerlere Bir Ağıt: Yazık Olmuş Yârsız Ömrü Geçene

Şerif Aydemir’in ikinci kitabı olan Yazık Olmuş Yârsız Ömrü Geçene, daha evvel çeşitli gazetelerde yayımlanmış olan yazılarından bir derleme. Bölüm başlıklarının çoğu, adını türkülerden ve şiirlerden almış; yani yazar, sözlerine yine yöresinin sesini, Anadolu’nun deyim ve vecizelerini yoldaş etmiş.

“Yazmak kendini dışa vurmaktır, demişler. Sızmak gibi, gizli yarayı açıp başkalarına göstermek gibi bir şey… Kolay değildir insanın içini ters yüz etmesi. (…) Yazmak bir iç yürüyüştür. (…) Yazmak sesini değil, sözünü yükseltmektir.” diyen yazar, okuyucuyu sözünün terkisine alıp muhabbet meclislerine konuk etmiş, kâh eskilerin hüzünlü öykülerine daldırmış, kâh göçüp gitmiş gönül insanlarıyla tanıştırmış, ama ekseriyetle Ağın’a olan sevdasını terennüm etmiş. Okurken ister istemez düşünüyorsunuz: Keşke yolu gurbete düşen herkes köyünü/yöresini böyle içten, böyle hoş anlatsa da, mahzun kalmasa, daha iyi tanınsa, gitmesek de, görmesek de “bizim” dediğimiz o yerler…

Yazar Ağın’ı, memleketini anlatırken okuyucusunu enteresan portrelerle de tanıştırmış: Kitaplara Ali Emîrî Efendi gibi düşkün, onların uğruna kilometrelerce yolu yürüyen, hattâ ayağındaki ayakkabıdan bile vazgeçip kitapla takas eden o kişileri okurken, yazarın duyduğu gurur ve özleme hak veriyorsunuz.

Kitap, nasihat değerinde cümlelerle de bezeli. Onlardan birkaç örnek:

“Sıla, kendi sesimizi katışıksız ve gürül gürül duyduğumuz yerdir.”

“Hasret duymadığımız, türküleriyle haşrolmadığımız ve gidemediğimiz yer, artık bizim değildir.”

“İstediğini söylersen, döner istemediğini işitirsin.”

“Bir toplumun ‘ileri gelen’lerinden olmak isteği, kişiyi, ‘ileri giden’lerden olma konumuna getirebilir.”

Lâkin bir cümle de var ki, yitirdiklerimize neden bu kadar üzüldüğümüzü, insanın burnunun direğini sızlatarak özetliyor:

“O kuşaktan kim ölse bana babamın ölümünü hatırlatıyor, göbek bağım yeni kesilmiş gibi içim sızlıyor. Bu kişiselleştirilmiş bir acı olamaz. Çünkü; onlar ölüp giderken sadece erimiş, sıskalaşmış bedenlerini değil, dünyaları alıp götürüyorlar. İklimlerimizi, rüyalarımızı, hikâyelerimizi götürüyorlar. Biz gitmeden önce bizi de götürüyorlar…”

Velhasıl, kaybettiği babasının kokusunu almak için baba dostlarına sarılan bir yüreğin, sonsuz yolculuğa çıkanların ve onlarla birlikte kaybolmaya yüz tutan kültürümüzün ardından yaktığı bir ağıt gibi bu kitap; o derece samimi, o derece hassas bir dille yazılmış. Ama maalesef ki baskısı tükenmiş durumda. Keşke yazarın yeni kitaplarını yayımlamakta olan Ötüken Neşriyat bu kitabını da tekrar bassa ve biz de alıp türkülere vurgun, toprağına ve kültürüne sevdalı kişilere hediye edebilsek!

Zîrâ Şerif Aydemir, belli ki yıllarca gönül heybesinde taşıdığı, gözlem ve düşüncelerinden süzdürdüğü fikrini ve derdini (bana göre) en güzel bu kitabında anlatıyor!

Yorum yazabilmek için lütfen Oturum Açın