TARIK BUĞRA ROMANIN SESİDİR

            ESKADER’in düzenlediği Bâbıâli Sohbetleri’nde vefatının 20’nci yılında büyük romancı Tarık Buğra anıldı. Sevinç Çokum, Gürbüz Azak, Ünal Sakman ve Ünal Bolat toplantıda romancıyı anlatırken Tarık Buğra’sız bir roman tarihinden söz edilemeyeceğini dile getirdiler.

            Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’nin (ESKADER), her hafta Timaş Kitapkahve’de düzenlediği Bâbıâli Sohbetleri’nde bu hafta vefatının 20’inci yılı Küçük Ağa ve Osmancık gibi önemli tarihî romanlarımızı kaleme almış usta yazar Tarık Buğra yâd edildi. Kalabalık ve ilgili bir dinleyici topluluğunun dikkatle takip ettiği ve ESKADER Başkanı Mehmet Nuri Yardım’ın yönettiği toplantıda, romancı yazar Sevinç Çokum ve Gürbüz Azak’ın yanı sıra, gazeteci yazar Ünal Sakman ve Ünal Bolat birer konuşma yaptılar. Neyzen Akif Arslan’ın ney taksimi ile başlayan programda, Tarık Buğra’nın romancılığı, duruşu, edebiyat çevreleri ile olan ilişkileri, gazete yazarlığı anlatılırken, tanıyanlar Tarık Buğra ile ilgili hâtıralarını paylaştı.

Tarık Buğra’nın tarihî romanlar kaleme alan kimliğinin bugüne çok şey söylediğini dile getirerek sözlerine başlayan Mehmet Nuri Yardım, tarihe ve dolayısıyla tarihî romanlara son zamanlarda büyük ilgi olduğunu belirtti. “Tarık Buğra tarih romancılığında çok önemli bir isimdir. Yaşadığı günkü şartlarda tarihi sevdirdi.” diyen Yardım, bugünkü tarih romancılarının ve gençlerinin üzerinde etkileri olduğunu ifade etti.

ROMAN GELENEĞİMİZİN DEVAM İSMİ

Sonrasında konuşan Sevinç Çokum, Tarık Buğra ile bazı meclislerde bir araya geldiğini dile getirerek hikâyeleri ile tanıdığını ve okudukça Buğra’nın hayranı olduğunu belirtti. “Yaşadıklarını hikâyelere dökmüş ve hikâye gibi yaşamış. Kahramanlarının arasında kendisi de vardır.” diyen Çokum, edebiyat alanında son derece değerli isimlere sahip olmamıza rağmen artık adlarının anılmadığına ve Tarık Buğra’nın da artık unutulmak üzere olduğuna dikkat çekti. Bu gidişin kendi adımıza son derece olumsuz olduğunu ifade eden Sevinç Çokum, Tarık Buğra ile ilgili şunları söyledi:

            “İlk defa bir hikâyemin Hisar dergisinde yayımlanmasını sağlamıştı. Hatta ‘Bir Eski Sokak Sesi’ adlı hikâyemin yayımlandığından sonraki sayıda da başka bir hikâyem yer almıştı. Teşekkür etmek için kendisini ziyaret etmiş, ancak çok heyecanlanmıştım. Çünkü kendisine hayrandım. Bana inanılmayacak kadar küçük çalışma odasını göstermiş ve hangi şartlarda çalıştığını anlatmıştı. Onun bu çalışma biçimi ve odasını kendime örnek alarak halen küçük bir çalışma odasında yazmayı tercih ediyorum. Sonraki yıllarda İstanbul’da Basın Sitesi’nde karşılaştık sık sık. Yürüyüşlere çıkardı. Yücel Çakmaklı ile Kuruluş ve Küçük Ağa yapımlarının senaryosu üzerine çalışırlardı. Senaryoyu da kendi yazıyor ve bizzat sete giderek orijinale uygun çekim yapılıp yapılmadığını kontrol ediyordu. Bizim roman geleneğimizin bir devamıydı. Tarık Buğra büyük romanın sesi olarak geldi bizim devrimize. Birçok gencimiz onun bir iki cümlesini bile okumadan yetişiyor. Bu meselenin üzerine düşünmek ve sık sık dile getirmek lâzım. Tarık Buğra’nın yaşanmışlığı, kendi çocukluğuna dikkati çeken romanları çok önemlidir.”

“GENÇLİĞİN ÜZERİNDE HAKKI VAR”

Gürbüz Azak, Tarık Buğra ile uzun yıllar aynı mekânda mesai yaptığını dile getirerek gazetecilik yaşamı ve kişiliği üzerinde durdu. “Her sanatkârın içinde bir haylaz çocuk vardır. Bu çocuk bazen küser, bazen yaramazlaşır, ama yazarı istikametlendirir. Bu onları farklı yapar.” diyen Azak, Buğra’nın da içinde böyle bir çocuk taşıdığını, dört farklı gazetede (Yeni İstanbul, Haber, Tercüman ve Türkiye) bir arada bulunduklarını, birçok hatırası olduğunu dile getirerek birkaçını dinleyicilerle paylaştı. Tarık Buğra’nın bir polemik yazarı ve romancı olduğunu belirterek çok yönlü bir yazar olduğunu ifade etti ve sözlerini şöyle sürdürdü:

            “Parasız kaldığımız zamanlar olurdu. Böyle günlerden birinde omzuma dokundu ve ‘Bâbıâli’den kurtulmaya bak, şimdi kurtulamazsan hep burada kalırsın.’ demişti. Yine de kalmayı seçmiştim. Bir defasında da ‘Sanatkârlık çok zordur. Birine bir lokomotifi söküp yeniden birleştirmeyi kısa bir zamanda öğretebiliriz. Ancak bir kişiye roman, şiir, senaryo yazmayı öğretemeyiz.’ demiş ve sanatçının özgünlüğünü ifade etmişti. Bazı romancılar ve yazarlar tarafından kıskanılırdı. Aralarında tatlı sitayişler vuku bulurdu. O dönem çıkmakta olan ve büyük ses getiren Yön dergisinin zıddı görüşün ifadesi olarak Yol dergisini çıkarmış, solun önde gelenleriyle aylarca çok sıkı mücadelelerde bulunmuştu. Gençliğin üzerinde büyük hakkı vardır. Yeni İstanbul gazetesine girdiğimde bir fikir sahasına da girmiş oldum. Temiz isabetli ve istikametli yazarlar arasında Tarık Buğra da vardı.”

                        BİR YALNIZ ADAM

            Ünal Sakman, yaklaşık 25 yıl bir arada çalıştığı Tarık Buğra’nın çok renkli bir insan olduğunu dile getirerek, asabi tarafları olduğunu, ancak arkadaş meclislerinde has kimliği ile yer aldığını belirtti. Yazılarında çok temiz bir üslubu olduğunu anlatan Sakman, “Çalıştığımız gazetede kendisine ‘üslup profesörü’ denirdi.” diyerek edebiyat çevrelerinden ve teşkilatlardan uzak duran “yalnız bir adam” olduğunu ifade etti ve şunları söyledi:

            “Sadece gazeteden arkadaşları ile görüşürdü. Küçük Ağa adlı eseri bana göre Türk romancılığının zirvelerindendir. Türkiye’nin kuruluşunun romanıdır ve bir destandır. Yapılan ‘en iyiler’ listelerine bu romanı almazlardı bugün olduğu gibi. Onun ise kimseye eyvallahı olmadığından çekemezlerdi. Aslında bir devdi. İbiş’in Rüyası da çok güzel bir romanıdır. Selim Naşit’in hayatını anlatır. Küçük Ağa’daki Reis Bey, onun babasıdır. Üslubuna çok dikkat eden, çok velut bir yazardı. O kadar çok eseri vardır ki… Bugün hâlâ yerinin doldurulamadığını görüyoruz. Millî Mücadele’nin destanını yazan tek yazardır.”

                        KENDİ ROMANIMIZI YAZMAK

            Gazeteci Ünal Bolat, Tarık Buğra’nın “Bir yazarın dilini, tarihini ve dinini bilmesi lâzım. Ancak o zaman kendi milletinin romanını yazabilir.” dediğine dikkat çekerek bugünlerde 1980’lerde yazılmış kitapların dahi sadeleştirilmesi söz konusu olduğundan Buğra’nın kültürünü sahiplenişinin büyük önem arz ettiğini belirtti. Yönetmen ve senarist Erol Mermer, Tarık Buğra’nın “Oğlumuz” adlı hikâyesinden çok etkilenip film yapmak istediğini ve bu vesileyle Buğra ile tanışma imkânı bulduğunu anlatarak bu görüşmeden kısa bir zaman sonra vefat ettiğini belirtti. Bu hatıraya dair bir yazı kaleme alan Mermer, hikâyesinin son derece etkileyici ve bir sanat şaheseri olduğunun altını çizdi. Gazeteci yazar Recep Arslan, gençlik yıllarında Buğra ile sohbet etme imkânı bulduğunu anlatırken, yayıncı Gazi Altun ise Pınar dergisini çıkardıkları 70’li yıllarda Tarık Buğra’nın kalp spazmı geçirdiğini ve hastanede ziyarete gittiklerini ve orada geçen diyalogu nakletti. Divanyolu Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Muammer Erkul ise Türkiye Çocuk dergisine ilk geçtiği yıllarda bir röportaj için kendisi ile görüşme imkânı bulduklarını anlattı. Edebiyatçı İlyas Dirin ise Tarık Buğra’nın Peyami Safa ile ortak hatırasını şöyle nakletti:

                        ORTAK TEFRİKA

            “1950’lerin sonunda Peyami Safa ile Tarık Buğra aynı gazetede çalışırlar. Tedavi için Peyami Safa’nın yurtdışına gitmesi gerekmektedir, ancak gazetede devam eden bir tefrikası vardır. Peyami Safa’nın gidişinin ardından bu tefrikanın tamamlanması görevi kime verilecek diye düşünülürken, Tarık Buğra bu görevi devralır. Peyami Safa’nın yarım kalan roman tefrikasını bitirir. Aslında bir Tarık Buğra romanıdır aynı zamanda. Peyami Safa ise Avrupa’dan dönünce tefrikayı okur ve ‘Ben olsaydım bu kadar iyi bitiremezdim.’ diyerek Buğra’yı tebrik eder. Bu tefrika ile birlikte Tarık Buğra’nın kitaplaşmamış epey tefrikası mevcut.”

            Toplantının sonunda Ahmet Yüter’in Kuran tilaveti ve Tarık Buğra’ya özel yazdığı manzum duayı seslendirmesinin ardından hâtıra fotoğrafları çekildi. Büyük bir ilgi ile takip edilen toplantının ardından gazeteciler ve yazarlar uzun süre kendi aralarında sohbet edip hasret giderdi.

Yorum yazabilmek için lütfen Oturum Açın